Delilik

“Pencerenin kenarında, boş boş dışarı bakıyorum. Nice seneler orada oturdum, bir şeyler bana hep sonraki anda delireceğimi söyledi.Ama öyle olmadı. Üstelik delirmekten korkmuyorum.Delilik korkusu bir şeylere sadık kalma anlamına gelebilir. Henüz bir şeye bağlı değilim. Her şeyin bana sadık olmasına rağmen, sadık olduğum bir şey yok. Onlara bakmamı istiyorlar. Nesnelerin, olguların çaresizliğine, penceremin dışındaki pis köpeğin kurşunî gökyüzünün altında, delicesine yağan yağmurda su içişine bakmamı istiyorlar. Acıklı çabalarını izlememi istiyorlar. Herkes, mezara girmeden önce konuşmaya çalışıyor. Zaten düştüler, konuşacak zaman kalmadı. Beni delirtmek için nesnelerin bu geri dönülmezliğini istiyorlar. Ama bir sonraki anda ise delirmemi istiyorlar.”

Yalnız olduğumu biliyorum hem de sonuna kadar. Ama pes edemem, etmeyeceğim de… Birisi güzelliğe dönmeli, yaşamı tekrar keşfetmeli… İşte burada sen başarısızsın çünkü pes ettin. İçindeki sevgiyi ve erdemi yok ettin. Kötü sona doğru gidiyorsun. Kimse sevgisiz ve erdemsiz yaşayamaz.”

Seninle aramızda garip, boş bir tünelin olduğunu fark ettim. Kimse o yolu biliyor mu, bilmiyorum. Tünelin girişinde yalnız dikiliyorsun çünkü. Bir şeyler biliyorsun, bense isimlendiremiyorum bile. Daha derin daha merhametsiz bir şey. Asla anlayamadım. O dünyaya asla yakın olmayacağımı anladım. Sadece yasını tutarım. Çünkü ışık ve ılıklıkla saklanmış bir dünya, oranın acısını çekemem. Ne inanacak ne de vazgeçecek yetim var.”

Belá Tarr/Kárhozat

Hiçkin

Uzun bir bekleyiş. Sessiz. Hiçkin. Aşkın dağları, denizleri.. Ve susuş. Ezerek dişlerinin arasında düşleri. Düşüşleri de. Bunalım. Ne demek? Bunalmak. Ama neyden? Gözler dolmuş, tuzlu bir su yakar genzimi. Yerini al. Sonra bir çığlık. Öyle sessiz ki.. Öyle yok ki. Var olmayı bu kadar karşılayan başka bir yokluk varolmamıştır sanırım. Kısır döngüler, dürtüler, yalanlar.
Temiz bir sayfaya ihtiyaç duyuyor çoğu insan. Hiç bir zaman temiz bir sayfa aramadım. Her zaman boş yer vardır. Hep bi boşluk vardır, bir kuytu köşe. Saklasam oraya. Bir çizgide erisem bazen!Öyle ki sayfa olsam büsbütün. Neyi değiştirmek istiyorsan değiştir. Ne değişsin istiyorum bilmiyorum. Ama değişsin istiyorum. Bildiğim yok ya, yüreğim öyle hükmediyor.

Hiç bir şey yapmamanın dayanılmaz cazibesi

Hiç bir şey yapmamanın dayanılmaz cazibesi.. Yapmamak diyorum yapamamak değil.. Bilinçli, istekli, iradeli… Yalnız olabileceğim bir yer arıyorum. Yol almak için çekiyorum kapıyı. Hiç bir göz izi geçmesin üzerimden diye dikiyorum bakışlarımı pabuçlarıma. Omuzlarımı sessizce salıveriyorum. İlerledikçe yorgunluğum azalıyor. Hiç bir şey yapmadan, düşünmeden öylece oturacağım bir bank arayışımdayım. Sadece beş duyumu ve en çok da gözlerimi kullanma niyetindeyim. İlk önce karşı parkta oynayan çocuklara bakıyorum. Laflayan iki sevgiliye, ellerini kenetleyip oturan yaşlı teyzeye. Bakıyorum uzunca. Sonrada kendime. Biraz kuş seslerine kesiliyorum, akan trafiğe, kornalara.. Hiç bir şey yapmıyorum. O kadar zevkli ki.. Çok az süren bu eylemi arada tekrarlıyorum. Yani hiç bir şey yapmamayı. Kabulleniyorum iç sesimin bana haykırdıklarını. Aldığım nefesin göğsüme batmasına izin vermiyorum fakat. Sezen abla diyor ya ben sende tutuklu kaldım. Ben kimde tutuklu kaldığımı bilmiyorum. Ama tutuklu kalıyorum. Beynimin bana oynadığı cilveli bir oyun. Seviyorum tutuklu kalmayı. Kısa bir süre de olsa hiç bir şey yapmamayı. Sonra derin bir nefes alıyorum ve kalabalığa karışıyorum. Ancak şunu iyi biliyorum;bu çağ beni asimile edemeyecek…

Yapman gereken o kadar çok iş vardır ki.. Yetişmeyen konular,konuşman gereken meseleler, birikmiş dosyalar.. Masanda duran kahve fincanını bile kaldırıp mutfağa götüremeyecek kadar yorgunsundur. Yüreğine dert edindiklerin gözlerine vurmuştur. O sebeple göremezsin hiç bir şeyi.. Kimisi vardır oturduğu oda dağınıksa işine odaklanamaz. Ben de öyleyim. Her şey yerli yerinde olmalı.. Ama kafandaki ağrılar yerli yerinde değilse odanın dağınıklığı gözüne bile gelmez. Ve gözün ilişir mavi bir kaleme.. Yazmaya başlarsın. Yada bir şarkı seslendirirsin belki de bir çift göz çizersin.. Rahatlamak istersin. Bir süredir yazamıyorum. En boş olduğum vakitler oysa ki.. Giremiyorum o atmosfere.. Neden diye sordum elbette kendime.. Tatmin edici bir cevap mı bilmiyorum fakat yapamadığın yazamadığın söyleyemediğin çizemediğin zamanlarda en çok hisli oluyorsun. Üretebiliyorsun. Akabiliyorsun. Ve bir yol daha biliyorum sanırım. Acı.. Acı çekiyorsan eğer güzelleşiyor güzelleştiriyorsun. Mutlu bir adamı masa başında görmek zordur. Çünkü mutluluk insanın içinde kalmak istemez. Özgür bir kuştur. Hapsedemezsin onu. Bu sebeple sarılmak istersin yada koşmak yada bağırmak belki de delice gülmek . Atman gerekir onu. Peki ya üzüntü. O neden bu kadar asil olmak zorunda. Güzelleme yapmıyorum.Ve dönüp bakıyorum geçmişe. Ortaya mucizevi eserler koyanlara.. Sanırım yanılmıyorum. Peki mutluluk? Bu kadar yabana atılmayı mı hakkediyor. Mutluluk başrolde evet. Çünkü hep ulaşılmak istenen hep arzulanan. Mutluluk hayalimi başköşeye koyup üzüntülerimi ve sevinçlerimi de heybeme alıp yürüyorum. Yol aldıkça anlam kazanıyorum. Anlam buldukça kendimi buluyorum…

Kayboluşlar gördüm

Kayboldum silinmiş satırlarda

Soru sormayın

Cevabım yakar karartınızı

Gölgeler hep yanımda

Kafamda taşıdığım ağrılarım

Onlar yerlerinden memnun

Peki ya izleri

Gözlerimin önünden kayıp giderler

Bir yıldız gibi

Sonuç ;

Sevmek bu olsa gerek

Küskün dönüşlerle geriye.

Çoğalt yalvarışlarını, yakarışlarını!
Sonra göğsünü aç,
Ve
Yıka gece mağaralarında
Öyle ki
Senden bile habersiz gökyüzüne bakmayı öğrensin avuçların..

Dünya kirleniyor dostlar

Dünya kirleniyor dostlar..

Bugünlerde gündemde dolaşan çirkin şeyler. İnsanın ağzına almaya midesi bulanıyor! Ben eleştirmeye iğrenirken insanlar roman yazar olmuş sahte yazarlıklarının arkasına gizlenerek.

Ahh be dünya!
Neden çok gördün bize daha temiz bir halde yaşamayı.. Ya da sen değil biz kendimize çok gördük belki de.. Ne yaptıysak sana biz ettik. Koca, homurdanan, huysuz bir dünya biz yarattık.
Yüreğim kaldırmıyor bazen.. Bugün miras hukukunda gaipliğe çalışırken ‘100 yaşını geçen kişi için herhalde ölmüş sayılma ‘cümlelerini okurken kendimi 100 yaşında hayal ettim, inanın ağır geldi. Düşüncesi bile yüreğimi sıktı. Herkes yaşamak için çabalarken ben neden bu kadar iğreniyorum şu dünyadan.. İşte dostlar bu bile bi sebep.Rabbimin gücüne gitmesin ama yaşamak herkese yakışmıyor.
Yine başkalarının iğrenç tavırları sırtıma yük olmuş biçare köşeme çekiliyorum.
Ama yine de umut doluyum bir yaz akşamında ılık bi rüzgar yüzümü okşarken.. Temiz kalarak, kalmaya çalışarak, çabalayarak en anlamlı cevabı vermiş olacağız inanıyorum.
Bu savaş hep vardı belki de büyümek farkettirdi sadece.. “Kötüler” hep mi vardı acaba?
Bilemiyorum dostlar bilmek istemiyorum.

Sözle gelen öfke;

Hangi asırda insanlık bu denli “kirlilik”ten bahis açtı?

İnsan”egosu”nu merkeze aldığı ve bunu ideoloji haline getirdiğinden beri kendi cehennemini hazırladı.

Dünya denen eni sonu belli bir mekan, bu kibir ve gurur şövalyelerinin canlı elleriyle yeniden biçimlendirildiğinde önümüze kan ve kir yumağında oluşan ağır bir bedel bıraktı.

Beyaz “kafa”nın kendine cennet yaratma hazzını, ağızları sulanarak izleyen diğer halklar kendileri için de bir oyun alanı ayrıldığını görünce batıya şükür secdelerinde bulundular.

Ahh modernleşme! Kim daha önce ve” esaslı”köleleşecek arzusuyla birbirlerini parçalamaya başladılar.

O halde,

Şimdi” söz”ü yükseltmenin zamanı. Beyaz kafanın etrafımıza ördüğü duvarlara karşı sözün muhkem kalesini inşa etmek vakti. “insan kalmak” dahası varlıkların en şereflisi makamını korumak şimdi “söze”e düşüyor.

Satılmış ya da kiralık kalemlerden dökülen albenili zehirlere bakmayın.Onlar sadece soysuzlaşmanın ehramına taş taşımaktan başka ne yapabilir ki? Yeryüzünde duyan, gören ve akleden ve mutlaka kalbiyle akleden herkes, bu insan soyuna karşı girişilmiş hain saldırıya karşı en kavi cümlelerine sarılmalı.

Sözle gelen öfke, adaletin, özgürlüğün ve erdemli toplumun kapısını açacak mihenk taşıdır.

Sona kalan ;

Bir şarkıda söylenmiş olmalıyım.

Yaşlı dövmeli bir kadının dilinde

Uzunca bir hikaye.

Eski bir zaman

Afrika falan

Bir kitapta yazılmış olmalıyım

Nemli bir bekar odasında

Duvar çatlağında giz

Saman kağıdında kan

Bir resimde çizilmiş olmalıyım

Karakalem bir kalabalıkta

Kendinden ayrılan

Yalnız bir kadın

Mazlum bir günahkarın

Duasında istenmiş olmalıyım

Ne güzel bekletti

Vermedi yaradan

Bir gönülde yeşermiş olmalıyım

Dünya bir yana sevda bir yana

Hasret ormanlarında

Suyu arayan

Tanrı bir şey kastetmiş olmalı benimle

Efsunlu bir gökkuşağı olmalı mesela

Yaralarımı sarmak için

Şimdi çocuklara ve delilere

Soruyorum kendimi

Kimim ne yapmalıyım

Ben hep önde giden

En sona kalan..

Bana bir masal anlat anne! İçinde tek bir canlı acı çekmesin. Çocukluk ruhumuz çalınmasın. Uçurtmalarımız özgürce dalgalansın. Öksüz kalmasın ruh, beden, şiir, çiçek….

Bir çöl ceylanı, bir özge can olan Leyla, hoyrat ellerde acımasız rüzgarlarca paramparça edilmiş kırgın bir çiçeğe dönüşmesin. Tutkuların kendisini köleleştirmediği, köklerinden koparılarak kendisine ve mazisiyle yabancılaşmayan ;”insan insanın kurdudur” düşüncesiyle hareket etmeyen kahramanlarım olsun isterim. Bu nedenle olsa gerektir ki zaman zaman Atilla İlhan’ın:”O eski heyecan ölür” dizesine sarılıyorum sımsıkı. Çünkü heyecan ölmemeli, sevgi amatör kalmalı, çorak bir rüyaya ve çöle dönüşmemeli ruh. Zira amatörlük emek, işçilik, gözyaşı, sisteme entegre olmama ve her şeye eyvallah etmemektir.

Kim bilir;

Belki yeniden çocuk oluruz.

Olur ya…